16 Haziran 2011 Perşembe

antropolojik din okuması

K
aybedecek bir şeyi olmayanlar değişimci olurlar. Nispeten bir şeylere sahip olanlar ise, sahip olduklarını kaybetme endişesi ile biraz muhafazakârlaşırlar. Buna karşılık iyice gelişmiş ve kemale ermiş olanlar için artık düşüşe geçme vakti gelmiş olduğundan böyleleri tutucu olur, her tür değişime karşı çıkar ve her şeyin eskisi gibi devam etmesini isterler. Benzer şekilde gençler değişimci, orta yaşlılar muhafazakâr, yaşlılar ise tutucu olurlar. Dinler ve medeniyetler de böyledir. Yeni ortaya çıkan bir din, mevcut sistemi değiştirmek, insanları ve toplumu dönüştürmek ister. Bu aşamayı geçmiş ve kendi sistemini kurmaya yönelmiş dinlerde bu değişimci yönün törpülenmiş olduğu gözlenir. Tam bir medeniyet kurmuş dinler ise genel karakterleri itibariyle tutucu ve değişim karşıtı bir hal alırlar.
Bu genellemelerin çok sayıda istisnası bulunabilir. Ama dinler tarihine hızlı bir göz atınca durumun genel olarak bu doğrultuda seyrettiğini gözlemlemek mümkündür. Kanaatimizce yaşadığımız çağda İslam’ın[1] durumu da bu genellemenin dışında tutulacak gibi değildir.
Bugün duyarlı her müslüman İslam medeniyetinin çöküş içerisinde olduğunu, çağın sorunlarına cevap verip onu dönüştürecek enerjiyi ortaya koyamadığını, İslam adına kendisinden çözüm beklenen kimselerin geçmişin kısır tartışmaları içerisinde boğulmuş olduğunu ve nihayet bir bütün olarak “İslam Dini”nin tıpkı antikacı dükkânlarındaki çok değerli eşyalar gibi üzerine titrenen fakat hiçbir sorunu çözemeyen bir antika durumuna gelmiş bulunduğunu esefle gözlemlemektedir. Bu durumu görmezden gelip İslam medeniyetinin tarihteki zafer ve erdemlerinden bahsetmeyi ya da modern dünyanın bir sapma içerisinde olduğu söylemine sarılarak sadece şikâyet etmeyi tercih edenler olabilir. Fakat bizce İslam şikâyetin değil, çözüm üretmenin altyapısı olmalıdır.
Kuşkusuz modern çağ, hayal kırıklıklarının adeta geçit törenini andırmaktadır. Savaşların sona ereceği ve insanlık barışının sağlanacağı, modern bilimin yaşamı kolaylaştırması ve makinelerin hizmete girmesi sayesinde insanlar arası tam eşitliğin tesis edileceği ve nihayet tıp ilmindeki mucizevî gelişmeler sayesinde insanın belki de ölümsüzlüğü yakalayabileceği şeklindeki efsanevi vaatlerin tümü boş çıkmıştır. Savaşlar iyice kızışıp milyonlarca insanın adeta telef olmasına neden olmuş, açlık ve hastalıklar hiç gündemden düşmeyen sorunlar haline gelmiş, bunlara ilaveten korkutucu boyutlardaki silahlanma yarışları, felaketlere neden olacağı artık kestirilen çevre katliamları ve insanlığı bunaltan sistemli terörizm hareketleri gibi yeni sorunlar da ortaya çıkmıştır.
Görünen o ki günümüzde insanlık bir medeniyet krizi yaşamaktadır. Batının, rekabet ve piyasa dışında her tür değerden yoksun oluşu devasa ekonomik ve askeri gücüne rağmen günden güne cazibesini kaybetmesine neden olmaktadır. Bu boşluğu doldurmasını ve insanlığa yeniden bir erdem medeniyeti sunmasını temenni ettiğimiz İslam dünyası ise ne yazık ki bu görevi deruhte edecek yetkinlikte gözükmemektedir. Çünkü müslümanlar kendilerini ya geçmişin ya da batının izini sürmeye mahkûm görmektedirler. Onların bir kısmı İslam’ı bir dokunuşta her şeyi halledecek bir sihirli değnek sanar iken diğer bir kısmı artık onu ortaçağa ait bir tarih kalıntısı olarak görmekte ve dertlerine başka kapılarda çözüm aramaya yönelmektedirler. Oysa bu şekilde, tamamen kendi benliğimiz üzerine kapanıp her şeyiyle geleneğimizi savunmak ya da büsbütün kendi değerlerimizden vazgeçip sonuna kadar dışa açılmak bize hiçbir çözüm getirmeyecektir. Yapılması gereken şey hem İslam’ın etkisiyle vücut bulmuş geleneğimizi hem de içerisinde yaşadığımız ve Batı’nın aydınlanma felsefesi ile başlayan modern kültürü, Ebu Zeyd’in tabiriyle, diyalektik bir diyalog (el-Hıvâr el-Cedelî) içerisinde yorumlamak olmalıdır.[2]
İslam, dinler içerisinde herhangi bir din değildir. O hem manevi ve aşkın yönleri ile ve hem de dünyevi mesaj ve eğitimi ile insanlığın tek tutunacak dalıdır. Fakat eğer bizler İslam’ın ilahi hakikatleri tecelli ettiren boyutları kadar insanî maslahatları sağlayıcı yönlerini de ortaya koyamazsak, bu gerçek sadece kendimizi avutmamıza yarayacaktır.


[1] İslam derken elbette ki Kur’an ve Sünnet’i değil, müslümanların zihinlerinde ve yaşamlarında varlığını sürdüren fiili anlayış ve uygulamaları kastediyoruz.
[2] Bkz: Nasr Hâmid Ebu Zeyd, İşkâliyyâtü’l-Kırâa ve Âliyyâtü’t-Te’vîl, Mağrib, el-Merkez es-Sekâfî el-Arabî, 8. Baskı, 2008, s.14; Benzer bir değerlendirmeyi Suriyeli düşünür Tizînî’de yapmaktadır. Bkz: TayyibTizînî, Meşrûu Ru’yetin Cedidetin li’l-Fikr el-Arabî fi’l-Asri’l-Vasît, Dımaşk, Daru Dımaşk, 5. Baskı, 1981, s.125 vd.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder